TABULA MASA
Tetiklenen kalemimden çıkan kurgusal bir yazı...
Masaya oturdum. Yağmurdan sırılsıklam olmuş yüzümü kolumla kurulayıp, tabağın üzerine gelişigüzel yerleştirilmiş menüye telaşla göz gezdirmeye yeltensem de harfler bulanıktı… Zihnimi odaklayıp kelimeleştiremiyordum… Çabalayıp oldurduğumda ise, bırakın bir yemek adını, sıradan anlamlı bir diziyi bile çağrıştıramıyordu ortaya çıkanlar. Kulağımda zonklayan tabak-çanak şangırtıları ve güruh uğultusu tuz biber ekiyordu sanki bu duruma… Bir kalem tıkırtısı sarmalı, kulağımın dibinde patlamayı andıran anlık bir etkiyle ensemden soğuk terler boşanmasına neden oldu. Gayri ihtiyari başımı kaldırıp, terimi kurulamak için peçete aranırken, bir garsonun yanımda dikilmiş pasif agresif bakışlarıyla karşılaştım. Kafam kazan gibiydi ama huzursuz kalem sendromlu garsona aldırış etmeden elimle istediğim yemeği işaret edip siparişimi verdim. Bozgun yüzünü bir tık daha buruşturma gereği duyarak uzaklaştı.
Beklemekten başka yapacak bir şeyim kalmamıştı ama keşke mesele sadece şuursuzca sipariş verdiğim o yemeği beklemek kadar basit olsaydı. Neresinden tutup olduracağımı artık o kadar bilemediğim bir noktadaydım ki, aradığınız kişiye şu an gerçekten ulaşılamıyordu… Garsonun tepkisi boşuna değildi. Çangır çungur seramiğe çarpan metal seslerine karışan konuşma uğultuları arasında bir başıma yemeğimi beklerken, yağmurda ıslanmanın etkisiyle dalgalanan saçlarımı toplama ihtiyacı hissettim. Nasıl oraya geldiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ama inatla bileğimi sıkan tokayı fark edince, en azından bir şeyi çözebilmiş olmanın yarattığı anlık bir rahatlama etkisini resmen bilek damarlarımdaki akışta hissettim. Toka da sıkıyormuş diye boş bir tebessümle düşünürken, etrafıma bakınmış olmalıyım ki, dışarıdan bir bakışı üzerimde hissettim. Başımı sola çevirdim ve bir çift turkuaz mavisi derinlikle karşılaşınca kalbimin sızısı ile aklımın karmaşası bütünleşerek beni oradan çekip aldı.
Dışarıda bir balkondaydım. Bir elimde sigara kutusu, diğer elimde ise bir rakı kadehi vardı. Yüzünü net göremediğim, erkek olduğunu tahmin ettiğim bir silüet karşımda duruyordu. Duvara yaslanmıştı ve oradan güç alır gibi bir hali vardı. Olması gerekenden bir tık daha zayıf görünüyordu, bu yüzden de duvara yaslanmış olsa da hafif kamburu çıkıktı. Şimdilerde çok yabancı ama bir zamanlar aşırı tanıdık olduğum bir duruş bu, dedim içimden… “Ben sevilmeye layık değil miyim?” Diye feryada yakın ama kesinlikle çekingen ve belli ki rakının da etkisiyle bırakıverdi sorusunu ortaya. Sesinin tınısının şokunu yaşıyordum çünkü çocuksu bir enerjisi vardı. Eğilip yüzünü seçmeye çalışsam da, utangaç utangaç geriye sokuldu. O kadar genç bir enerjiyidi ki, olsa olsa yirmilerinin başı, dedim kendime… Bir anda dikleşip karşımdaki adamı dinlemek dışında bir tepki vermemeye karar verdim. Dokunup sırtını sıvazlasam toyluğuna rağmen acısı derinleşecek, bir cümle sarf etmeye kalksam kasıtsız bir sürü risk almış olacaktım. Elimdeki sigara aklıma gelince hızlıca bir tane yaktım. Bir nefes alıp soluklanınca otomatik olarak “seninle alakalı değil.” Cümlesi çıkıverdi dudaklarımın arasından…
“Olduğum gibi olacağım derken, olduğu gibi olmasını teğet geçiren, benimle dalga geçen karmamla uğraşmayı bıraktım” diye haykırmak isteğiyle dolsam da, kadının o turkuaz mavisi gözlerine, kendi acı gerçeklerime buğulu gözlerimi yummayı tercih ettim dermişçesine başımı eğip boş bardağımı seyre daldım. Beklemekten başka yapacak bir şeyim kalmamıştı.


